27 Ağustos 2015 Perşembe

KRAL KAYBEDERSE


Kitap okumak en favori alışkanlığım. Bazen okumak yetmiyor, arkadaş grubumda ya da edebiyat kulüplerinde deneyimlediğim kitap analizleriyle bu alışkanlığımı destekliyorum. Bir kitabı tartışırken yazarın amacını, okurun da algısını irdelemek, önemli bir iletişim platformu yaratıyor. Hatta bazı yayınları hakkındaki eleştiriler üzerine seçmiyor muyuz? Eleştirmenlik, profesyonel olarak işim değil, elbette her okuduğum kitaptan sonra yazara /yayın evine görüş bildirmiyorum. Ancak son okuduğum romanda o denli çok çelişki ve tuhaf yargılar var ki okur olarak kırmızıçizgileri aşmadan eleştiri hakkımı kullanmak istedim.

Son yıllarda kişisel gelişime ilgi artsın diye psikoterapi deneyimleri isim/mekan değiştirilerek yayınlanıyor. (ikinci kere satılıyor aslında) Genelde rağbet etmesem de yayın çeşitliliği açısından ya da önerilmiş ise bazen okuyorum.  Yine öneri üzerine başladığım,  Psikiyatrist Gülseren BUDAYICIOĞLU’ nun, “KRAL KAYBEDERSE” isimli romanını henüz bitirdim. Popülist yaklaşım ile naif duyguların sermayeye dönüştüğünü görmek üzdü beni. Öğrenmek, farklı bir bakış açısı edinmek şöyle dursun, kendimi eksilmiş hissettim. (Nesnel yaklaşabilmek için hemen yazmadım, birkaç gün bekledim.)

Roman, yakışıklı, zengin, görenlerin etkilenip her alanda teslim olduğu, “Kral” olarak anılan bir erkek karakter üzerine kurulmuş. On yıldan fazla bir süre, evlenme ümidi ile bekleyen sevgili,  diğer kadınları bilmiyor gibi davranan eş,  arada kendine yer bulan sayısız kadın ve bunu kanıksayan bir sosyal çevre var. Oldukça aykırı detaylarla kurgulanmış bu öyküyü birkaç soru ile irdelemek istedim.

Psikolog ya da psikiyatristlere başvuran insanların yaşam öyküleri roman malzemesi olmalı mı? Kitabın önsözünde, kişi adlarının tanınmamaları için değiştirildiği ancak hikayenin gerçeklerden kurgulandığı yazıyor. Kendi rızaları olsa bile etik mi, ya da tüm adı geçen tüm bireylerin onayı var mı? (bir de için kazanç yönüne bakın, sorunları dinlemenin parasal bedeli varken o sorunları satılabilir yayına dönüştürüp ikinci kere para kazanmak ne kadar doğru. Kitabın gelirinden varislere pay aktarılmış mı acaba?)

Romanlar gerçek olaylarla kurgulanmak zorunda değil, hatta ilgi çekmesi için düşünce sınırı zorlanabilir bile. Ancak yazar iş adresi ve kimliğini gizlemiyorsa, olaylar da gerçek ise etik kavramı nerede kalıyor?  Psikolojik sorunları olan insanlar karşıdakine ne kadar güvenip, sansürsüz ne kadar anlatabilir? Özel yaşamın deşifresi çok tehlikeli değil mi?

Çarpık ilişkiler, gerçek olsa bile doğalmış gibi yansıtılmalı mı?  Erkek, karısını,  en yakın kız arkadaşı ile aldatıyor, onunla evleniyor. Boşanan ilk eş o kadar pişman oluyor ki, eski kocası ile yasak ilişkiyi bu kez o yaşıyor. Vazgeçilmezlik hep ön planda,  yeniden evleniyorlar. Kadın artık akıllanmış(!) onuru kırılsa bile her şeye katlanacak ama bir daha boşanmayacak gibi. Ancak para ve şaşaalı yaşam sona erince krala sahip olma hissi yetersiz kalıyor, bu sefer kesin bitiyor.  (İnsanlar, kalplerinin sesini mi dinliyor ufak hesapların peşindeler mi?)

Para her şeyi örter mi? En çarpıcı bölüm de sonlara doğru. Kralımız, varlığını, sahte de olsa ilişkilerini, sağduyusunu ve toplum ile olan iletişimini tamamen kaybediyor. Eş zamanlı olarak kadınların ve sosyal çevrenin ilgisi de yok oluyor. (Hatta psikiyatri kliniğindeki sekreterin, bir zamanlar emir kulu olan özel şoförünün ayrıcalıklı bakış açısı bile değişiyor.) Satır aralarından indirekt olarak para, makam, güç her şeydir mesajı yayılıyor. İşler yolunda iken çarpık düzen para tükenince fark edildi, katlanılmaz oldu.
 
Yıllarca devam eden davranış bozukluklarının çözümü tek merkezli olabilir mi? Hiç akla gelmeyen ayrıntılar çözümü tetikleyemez mi? Huzurevi sürecinde bambaşka bir erkekle tanıştık.  İzlenen muazzam değişim, sadece psikiyatristin yaklaşımları, yorumları ile eşleştirilmiş. Oysa orada yeni arkadaşlar ve onların yaşama bakış açısı ile tanışıyor bizim efsane. Bu kez sahiden takdir edilecek, peşine düşülecek işler yapıyor, ancak tek başına, iç sesini dinleyerek değişiyor. Kozmik dengeler ve asla tesadüf olmayan tanışmalardan hiç söz edilmiyor. Bu kliniğe gelmese doğruyu bulamadan ölecekti mesajı alıyoruz. Oysa Kral, tüm yaşamını yanlışlarla, günahla doldurdu, sağlıklı ve varlıklı zamanlarında paylaşılan seanslarla çözüme ulaşılamadı. Bu kadar ileri bir davranış bozukluğu takipsiz kalabilir mi?

Okuyarak teşhis ve tedavi mümkün mü? Son bölümde efsanemizden gelen mektup, onun şaşırtıcı bir final ile yaşama veda ettiğini anlatıyor. Yazara teşekkür ediyor ve kendi öyküsünün kitaplaştırılıp, ibret olsun diye çok insana ulaşmasını istiyor.  (Sanki vasiyet üzerine yazılmış, ne ayrıcalıklı bir adam ölürken dahi ricası yerine geliyormuş gibi! Oysa, mektup ulaştığında kitap yazılmış sadece daha basılmamış!) Başkalarının dramlarını empati yapıp kendi özelimizi kurgulayabilir miyiz? Eğer insanoğlu okuyarak ders alabilseydi tarih trajedilerle dolu olmazdı.

Bir kitabı tartışırken yazarın ideolojisi, dönem edebiyatına katkıları, varsa esinlendiği akımlar, dil yetkinliği, okurun kazanımları ve özde verilen mesajın içeriği nedir gibi başlıklar karşılık bulmalıdır. Ticari kaygının gözetildiği popüler yaklaşımlar hayal kırıklığı yaratıyor doğrusu. Bu kitap kurgu olsaydı kesinlikle yazılı eleştiri yapma gereği duymazdım. Okur olarak, kişilerin özelinin malzeme olmasını benimseyemedim. Ticari bir hedef gözetilmeseydi, bu marjinal öykünün neden yazıldığı belki  “aykırı bir örnek ile mesleki deneyim paylaşma” diye cevaplanabilirdi.  İnsanların psikoterapiye olan inancının zedelediğini düşünüyorum. Eleştirilerimi yazara ulaştırmayı deneyeceğim.