21 Ağustos 2014 Perşembe

ZAMAN EKONOMİSİ



Zaman, bir işi yapmaya ayrılmış süre veya ölçülebilen dönem olarak tanımlanıyor.  Eski çağlarda Çinli bir düşünüre, “tren adında bir ulaşım aracı bulunmuş, 30 günlük yolu üç günde gidebilecekmişiz”  haberini müjdelemişler. O ise pek sevinememiş bu habere. “Peki, kalan 27 günde ne yapacağız” diyerek endişesini aktarmış. Süre bol, yapacak iş azmış çünkü! (Boş kalmanın tehlikesine dikkat çekmek istemiş olmalı...)


Asırlar ilerledikçe uğraşacak iş alanları, teknik buluşlar ve bilimsel araştırmalar çoğaldı, zaman da pahası gittikçe artan bir kavram oldu. Geçmişte bilim ve teknolojinin yansımaları sınırlı olduğu için insanlar zaman ile yarışmıyordu. Süre kısıtlaması yok iken, mevcut iş gücünü üretime dönüştürmek üzere sanat dallarına ileri düzeyde nasıl yatırım yapıldığını tarihi yapılarda, sanat eserlerinde görebiliyoruz. Resim, heykel, mücevher, el işleri, mimari, mobilya ve daha pek çok alanda ihtişamla fark edilen el emeği çok çarpıcı nitelikte!  İşgücü, bol süre ve sermayenin aynı anda kullanılabildiği günlermiş. Şimdi ise bu üçlüyü yan yana görmek hayal gibi.

Günümüzde ise teknoloji ve bilişim dünyasının verileriyle insan emeğinin kullanıldığı alanlar değişmiş durumda. Geçmişte insan gücünün nasıl harcanılacağı düşünülürken bugün insanlara boş zaman yaratmayı öğreten sektörler oluştu. Son yıllarda neredeyse herkes bir yerlere yetişememekten ve kendini ertelemekten yakınıyor. Özellikle büyük şehirlerde, rutin uğraşlarımız nedeni ile özel yaşam süresinden kesinti yapıyoruz. Oysa yaşam koşulları eskiye göre çok donanımlı, konforlu hale geldi. Teknolojik kolaylıklar ve erişim seçenekleri giderek gelişiyor, her şey bir tuşun ucunda gibi. El emeği ile yapılan üretimler o kadar sınırlı ki, bir ürün yerine yüzlercesini aynı sürede elde edebiliyoruz artık.  Böyle düşününce, annelerimizden onlarca fazla yemek-pasta çeşidi üretmemiz, babalarımızın yaptığı işlerden de bir kaçını aynı anda bitirmemiz gerekmez mi?  Mutfaklarda bulunan ultra özelliklerdeki cihazlara karşın tencere yemeği yiyebilmek için çoğu kişi annesine koşuyor. Ters giden bir şeyler olduğu kesin…

Bedel ödemeden sahip olunan “zaman” kaynağını doğru harcamak üzere saptanmış yöntemlere Zaman Ekonomisi deniliyor. Kurumsal projelerde zaman kurgusu, kaynak kullanımı, işin bütünündeki riskleri hesaplama, süreci kısaltmak gibi alt başlıklarda uzmanlar çalışıyor artık.  Bazı üniversitelerin ders programında yer alabilmiş Zaman Ekonomisi kavramını öğrenen bireyler yaşamın zorluklarını kolayca aşıyor, sürekli üretebiliyor ve ailesine nitelikli zaman ayırabiliyor. Kimi insan grubu da bir türlü yetişemeyen ev işlerinden, kitap okuyamamaktan,  spor yapamamaktan, trafikten hep şikayetçi oluyor. Her işi son ana bırakmanın, önlem almadan yaşamanın bedeli de bir şeyleri ertelemekle/iptal etmekle ya da maliyeti aşırı yükselterek ödeniyor. Çok kolay bir konunun karmaşık hale gelmesine, tanık olmuşsunuzdur siz de! Sonuçta tükenmişlik ve bir şeylerden eksik kalma duygusu ile tanışılıyor.

Zamanı yanlış kullanmaya/harcamaya verilecek epey örnek var.  Serbest çalışanların her ay ödemek zorunda olduğu prim, vergi gibi rutin giderler ya da kişisel faturalar, taksitler aklıma ilk gelen örnek oldu. Son güne neden bırakıldığını hiç anlamadığım konulardan birisidir. Yıllar önce gecelik faizler yüksek iken, bu tutum ticari akıllılık ile açıklanabilirdi ama son dönemlerde paranın bankada bir gece daha kalması kazanç getirmiyor. Üstelik son anda yaşanan aksilikler parasal zarara bile dönüşebiliyor. Sistem kilitlenmesi, ekran çökmesi gibi moda sorunlar yüzünden uzayan kuyruklarda veya ekran başında giden zamana üzülüyorum.

Hafta sonu ödevleri niye Pazar akşamına kalır ki! Evde malzeme yoktur, kartuş biter, elektrik kesilir, ödev metnine ulaşılamaz. Sorunu gidermek için harcanan emek ve paraya değmeyen bir sonuç elde edilir, stres ve yaşanan tartışmalar da cabası olur. Aynı şekilde temel temizlik ve alışverişini hafta sonuna bırakıp, yeni haftaya yorgun, bezgin başlayanların da sayısı azımsanmayacak kadar çok. Aracın yakıtı bittiğinde, benzinliğe o anda uğramak ile sabaha bırakıp işe giderken telaş içinde almak aynı şey midir? Basit bir bilgi edinmek için arka arkaya açılan telefonlar, listesiz gidildiği için bir türlü tamamlanamayan alışverişler, işlem sırası öngörülmeden başlandığı için tekrarlanan uğraşılar derken bir bakıyoruz gün bitmiş. “Hiçbir şeye yetişemez oldum!” sloganını neredeyse herkesten duyuyorum.

Yaşamı bir film gibi kabul edersek,   izlenecek, başrolde oynanacak ve tekrarı olmayan  çok  sahne var. Buna rağmen sevinçlerimizi hedeflerimizi kendi elimizle erteliyoruz. Başarıyı tanımak ve tutkulu yaşamayı öğrenmek için akla ilk gelen çözüm para oluyor. Oysa başarı için parasal sermaye kadar zaman sahibi olmaya da gerek var. Kazanımlarımızı paylaşabilmek ile zamanı doğru kullanmak öylesine ilintili ki, fark edenlerin şanslı olduğunu düşünüyorum.


Not:
“Trafikte Geçen Zaman” ile  “Bekleme/Bekletilme Anları” tek başına bir yazı konusu olabileceğinden o bölüme değinmeden geçiyorum. Karşı tarafın duyarsızlığına bağlı olarak yaşanan stres ve boşa giden saatler en acıdığım kayıplardan biridir.